‘Çocuk Sahibi Olmak’ kategorisi içerikleri

Ya Çocuğu Olmayanlar?

Çocuk sahibi olmak, her genç çiftin en büyük emeli ve görevidir. Aslında hazların da en büyüğüdür. Doğanın emri budur. Törenin emri budur. Toplumun beklentisi budur. Ama çocuk olmuyorsa? Derdinizi kimseye anlatamazsınız. Çare arayacaksınız. Bir defa, bir defa daha… Bilenlere soracaksınız. Doktora gidip tedavi olacaksınız. Olmadı kocakarı ilaçlarına başvuracaksınız. Köy ebesi sizi “onaracak” çocuk olmaz deyip kurtulamazsınız. O halde yol ne? Ne yapılırdı, nelere başvurulurdu?

  • İç yağı ve mezdeki kaynatılıp eritilir, merhem haline getirilip çıkı ile alttan tutturulurdu.
  • Tavuk yağına şeker karıştırılıp eritilir, oluşan merhem, çıkı iie alttan tutturulurdu
  • İç yağı ve garaçoço ile hazırlanmış merhem alttan tutturulurdu.
  • Nane ile mezdeki dövülüp ateşte pişirilir, meydana gelen merhem çıkı ile alttan tutturulurdu.
  • Şeker, kuru üzüm ve gappari burunları karıştırılıp kaynatılır. Meydana gelen merhem çıkı ile alttan tutturulurdu.
  • Kadının kasıkları, belli aralıklarla, zeytinyağı ile ovulurdu.
  • Bele şişe vurulurdu.
  • Bele yakı yakılırdı.

Bu uygulamalar sonuç vermezse inançlarla ilgili uygulamalara girişilirdi.

Çok yaşlı veya kendine özgü ağaçlara bez

a)Bladan’da “Değirmiçam” isimli çam ağacına bez bağlanırdı

b)Mesaryanın pek çok köyünde gappari bitkisine bez bağlanırdı.

c)Baf ve Limasol’da dur, pelit ve cümbez ağaçlarına bez bağlanırdı.

  • Yatırlara mum yakılırdı. (Bazı köylerde belki yakın olduğu için ayyolara)
  • Hocalara muska yazdırılır, boyunda taşınırdı.
  • Kurban kesilip yedi eve dağıtılırdı. Belli bir miktarı bırakılıp evde yenirdi.
  • Kıbrıs’ın kutsal İslam mekânları ziyaret edilirdi. Bu ziyaretlerde dua edilir, adak adanırdı.

Yine de çocuğu olmayanlar Allah’tan umut kesmeden çeşitli dileklerde bulunurlardı. Çünkü çocuğu olmayanlara “çam ağacı” denirdi. Bu ağır bir aşağılamadır. Çünkü çam ağacının meyvesi yoktur. Çünkü, çam ağacı kesildikten sonra filiz vermeyen ender ağaçlardandır. Bu söz, o kişinin soyu kuruyacak tükenecek anlamındadır. Bu sebeple istekler ve dualar gayet içtendir. Bu, masallara da konu olmuştur. Bu durumda olan kişiler (kadın – erkek farkı yoktur);

  • Bir çocuğum olsun da, isterse yılan olsun
  • Bir çocuğum olsun da isterse parmak kadar olsun
  • Bir çocuğum olsun da, isterse mersin çekirdeği olsun
  • Bir çocuğum olsun da nasıl isterse olsun

demekte, diyebilmektedirler. Bu sözler, onların nasıl bir ruh hali içinde olduklarının açık bir kanıtıdır.

Oğuz M. Yorgancıoğlu “Kıbrıs Türk Folkloru” (2000) Kitabı

Hastalıklı Doğan Çocuklarla İlgili İnanç

Hastalıklı veya eksik doğmuş çocuklarla ilgili bir inanç var. Bu çocukların eksik veya sakat doğmalarına sebep olarak şeytanların, onların varlığına karışması kabul edilir. Bu şeytanları kovmak ve çocuğu normal sıhhate kavuşturmak için bir merasim yapılır. Bu merasim şöyledir.

Çocuğun anası, anası yoksa en yakını olan kadın yoğurur. Çocuğun vücudundan rahatlıkla geçebilecek büyüklükte bir tekerlek çörek yapar. Rüşte ermemiş iki erkek çocuk bulunur. İlk akşam hasta çocuk bir köfünün içine konur. Köfünün iki kulpundan birer çocuk tutar. Kapı kapı dolanıp hasta çocuk için yiyecek dilenirler. Ayni mahalleden yedi kapıdan yiyecek alındıktan sonra önlerine çıkan ilk dört yol ağzına giderler. Burada ikisi bir ağızdan ve üç defa;

– Gavvole, gavvole, gavvole …

diye pahıl çağırırlar. İçinde çocuğun olduğu köfünü de yolun ortasına bırakıp yine üç defa;

– Alın çocuğunuzu, verin çocuğumuzu

deyip hemen uzaklaşırlar. O civarda bir yere saklanırlar. Bu sırada köfünün olduğu tarafa bakmak günahtır. Bakana şeytan çarpar. İnanışa göre oraya bırakılan çocuğun sakatlığını şeytanlar alır ve ona sıhhatini idae ederler. Yok eğer çocuğa sakatlık kazandıran şeytanlar oradan geçmemişse çocuk iyileşmez, yedi yaşında da ölür. Kurtulmasına imkan yoktur. Doktorlar da çaresini bulamaz. Köfünü oraya taşıyan çocuklar gizlenmiş vaziyette bir şeyrek kadar bekledikten sonra ve yine rüşte ermiş kişilere görünmeden götürüp sahibine teslim ederler. Böyle yapılan çocukların yukarıdaki durum hariç iyileşeceğine inanılır.

Yazarın yorumu: Böyle bir merasime ben de katıldım. Bu hastalıktan muzdarip, iki Baf’ta, bir de Lefkoşa’da üç çocuk tanıdım. Gerçekten yedi yaşında öldüler. Merasimden sonra iyileşen olmadı. Kendi kanaatime göre ırsi bir hastalıktır.)

Oğuz M. Yorgancıoğlu “Kıbrıs Türk Folkloru” (2000) Kitabı

Loğusayı Kaldırmak

Doğumun üçüncü günü ebe eve gelir. Loğusa kadın kalkıp giyinir. Bu arada yaşları yedi ve daha küçük kızlı-erkekli çocuklar bulunur. Önce mutfakta toplanır. Çocuklara yanık birer mum verilir. En önde ebe vardır. Ebenin arkasında kucağında bebeği tutan loğusa kadın, onun arkasında da mum tutan çocuklar.

Ebenin sağ elinde makas vardır. Herkes hazır olunca, odayı sağdan sola doğru doğru dönmeye başlarlar. Ebe, elindeki makas ile her duvara bir elif (düz çizgi) çizer. Her çizgiden sonra sol kolunda tuttuğu sepetten gıracıcı (karaçoçço, çore otu) alıp etrafa saçar. Haracocco şeytanları kovmak içindir. Loğusa kadın da elindeki kömür parçası ile ayni çizginin üstünden gider. Ebe bunları yaparken “Kullhuvallahü” süresini okur.

Bütün odalar gezildikten sonra başlangıç yerine dönülür. Başlangıç yerine gelince, ebe sepetteki kuruyemiş ve bozuk para karışımını etrafa saçar. Mumlarını söndüren çocuklar paraları kapışır. Duvarlara yazılan yazılar, loğusa kırklanana kadar duvarda kalır.

Bu tören niçin yapılırdı sorusuna, bir kaç yaşlı kadın şu cevapları vermişlerdir.

  • Loğusayı harekete alıştırmak için
  • Hamileliğin verdiği ağırlıktan kurtulduğunu anlamasını sağlamak için.
  • Çocuğu bolluğa alıştırmak için
  • Çocuğa çevresini tanıtmak için. (İnanışa göre çocuk konuşamaz ama her gördüğü varlığı tanır ve

Bu törenden sonra kadın, yataktan kurtulur. Ev içinde dolaşabilir ama çocuk yaşta da olsa birinin oralarda olması gerekir. Tören bitiminde yarım ekmek ve bir sarı soğan alınıp sokak kapısına bırakılırdı. Bırakılırken de;

  • Al sarılığımı, ver kırmızılığımı, denir.

Oradan geçen ilk çocuk bunları alır. Alan çocuk erkekse, kadının bundan sonraki doğumda erkek doğuracağına inancı vardı.

Sarı soğan bırakmakla da, loğusalıktaki sarılıktan kurtulunacağına, ekmeği bırakmakla da, ekmeği bulan çocuk gibi kısmetli olacağına inanılırdı.

Niçin yarım ekmek? Çünkü insanoğlu yarımdır. Karşı cinsten bir diğer yarımla birleşmedikçe tam olamaz. Çünkü iki yarım, bir “bütün” eder, denirdi.

Loğusayı ziyarete gelenler, hem iyi dileklerde bulunurlar, hem de hediyeler verirlerdi. Bu hediyeler genelde bebek giyeceği veya aile büyüklerinin taktığı altın olurdu.

  • Geçmiş olsun
  • Hayırlı Olsun
  • Südün bol olsun
  • Analı bubalı böyüsün…
  • Allah nazardan saklasın…

Sözleri, bulunulan dileklerin başlıcaları idi.

Oğuz M. Yorgancıoğlu “Kıbrıs Türk Folkloru” (2000) Kitabı