‘Evlilik-Düğün’ kategorisi içerikleri

Gelin Kınası

Gelin kınası veya gelini kınalamak gerdek gecesinden bir gece önce olur. Buna “Kına Gecesi” denir. Kına gecesi güvey bir tepsi içinde yoğurulan kına ve çalgı eşliğinde kahveye getirilir. Kınaya batırılmış, yanar vaziyette pek çok mum vardır. Tepsi bir masaya konur. Güvey masanın önüne oturtulur. Sağdıçlar güveyin sağ elini kınalayıp kırmızı bir tülbentle bağlar. Seyirciler kına tepsisini işler. Bu paralar güveyindir.

Kısa bir müddet bekletildikten sonra kına tepsisi sağdıçların gözetiminde ve çalgı eşliğinde gelin evine gönderilir. Bu kez aynı kınadan gelinin sağ eli ve sol ayağı kınalanır. Sağ el kırmızı bir tülbentle, sol ayak da beyaz bir mendille bağlanır. Bu kına üç gün bekletilmez. Ertesi gün açılır. Makalenin tamamını oku »

Nikah ve Düğün

Köy kadınlarına göre “Beyaz duvaglar içine girmeg her gızın ruyasıdır”. Beyaz muradın ifadesidir. Ve hayatta bir tek defa olsun beyazlara bürünmek saadetlerin en büyüğüdür. Hazırlıklar tamamlanıp nikâh günü gelince merasim kız evinde yapılır. Gelini çalgıcı kadınlardan birisi hazırlar. Bu gelin hazırlanmasında önem verilen daha fazla baş süsüdür. Köylü kızı allığı yüzünde 0 gün görür. Kaşları ancak o gün alınır. Saç tuvaleti yapılıp bitirilince gelinlik giyilir ve duvağı başına itina ile yerleştirilir. Gelin telleri de takılır, böylece süsü tamamlanmış olur. Ondan sonra Makalenin tamamını oku »

Bu Kısmetli Ne Zaman, Nasıl Çıkardı?

a) Biraz varlıklı ve birbirleriyle iyi geçinen akraba aileler, “Mal dışarı gitmesin”  veya “Havlımda asma dururkana, suyu başgasının havlısına ne dökeyim?” düşüncesinden hareketle daha küçük yaştan “söz keserlerdi”. Oğlan ergenlik çağına erişince “kulağı açılır” yani durumdan haberdar edilirdi. Eğer ailesinin arzusu hilafına harekete niyetlenirse ailenin en yaşlıları baskı yapar, evliliği gerçekleştirirlerdi. Makalenin tamamını oku »

Genel Anlamda Düğün

Bir milletin varlığının devamı, kuvvetli oluşunun yanında çoğalmasına da bağlıdır. Bunu da gerçekleştirmek için evlenip yuva kurmaları icap eder. İnsanları hayvanlardan ayıran özelliklerden birisi yuva kurmaları, bu yuvaya karşı da bazı kayıtlarla bağlı bulunmalarıdır. Öyle olmasaydı toplumlarda düzensizlik alıp yürürdü. Bazı milletlerde bu kayıtların eskiden beri zayıf olduğu bir gerçektir. Türklerde ise bunun aksine karşılıklı sevgi ve saygının varlığı, bu kayıtlara riayet bir fazilet sayılır. İslamiyet’in kabulünden sonra birden fazla karı almak hürriyeti olduğu ise inkâr edilemez. Ama bu askeri ve politik amaçlar güdülerek yapılan ve zamanla vazgeçilen bir adet olmuştur. Ahlaksızlığa yorumlanamaz. Ama bunu suiistimal edenler çıkmamış mıdır? Ona ne şüphe? Tespit etliğim şu olay/hikâye suiistimal edişi açıkça gösteriyor.

Adamın biri gönlünü genç bir kadına kaptırmış. Karısı da güzel, üstelik hanımefendi. Ona iftira edip boşanmaya sebep teşkil edecek bir suçu da yok. Adam ne yapsam da boşasam diye düşünürken bir fırsat kollamış. Karı – Koca avluda dururlarken bir eşya gelirsin bahanesi ile karısını hanaya (üst kata) göndermiş. Kadın tam merdivenlerin ortasında iken adam seslenmiş.

- Be yahu, -kadın duraklayınca adam devam etmiş. -merdivenlerden yokarı çıkarsan da benden boş ol, aşaa enersan da..

Kadın şaşırıp kalmış bu işe. Fakat ani bir hareketle adamın üstüne atılmış. O da gayri ihtiyari onu tutmuş. Kadın;

- Allahasan, demiş nerden aglına geldi boşayan beni? Her neyse davayı gaybettin. Çünkü ne yokarı çıktım, ne aşaa endim. Ama bana söyle bakalım, nerden aglına geldi?

Bu defa şaşkınlık sırası adama düştü. Bu şaşkınlık ve utanç içinde de itiraf etmekten kendini alamamış.

Yaşlılardan bu yolda işittiğimiz hikâyeler pek çok. Kimisi karısını kız doğurdu diye boşamış, kimisi incir çekirdeğini doldurmayan sebepten? Kimisi ise iki üç nikâhlı karısı yanında sekiz on Rum karısı ile de herkesin gözü önünde metres hayatı yaşamış. Ama bütün bunlar evlenmelerin ancak %10′unu teşkil eder. Geriye kalanlar sağlam temeller üzerine kurulmuş mutlu evliliklerdir.

Yine yaşlıların anlattıklarına bakılacak olursa 1930 – 1935 yıllarına kadar küçük yaşta, 13-15 yaşlarında evlenilirdi. Pek çok yaşlı kadından 15 lerine bastıkları zaman ilk çocuklarını doğurmuş bulunduklarını şahsen çok işittim. Ama niye çocuk yaşta evlendiklerini kimse izah edememiştir. Muhakkak ortamın bir gereği idi veya bugün için tespiti imkânsız şartlar mevcuttu. Fakat durum ne olursa olsun eski nesillerin evlenme törenlerine büyük önem verdikleri bir gerçektir. Kanımca masallarda geçen ve kırk gün kırk gece devam eden düğünler mübalağa değildir. 1950 yıllarında köyümdeki düğünlerin bir hafta (altı gün) sürdüğünü söylersem kimse şaşmaz zannederim. Kaldı ki bu düğünleri yapanlar, ne ağa, ne paşa ne de padişah değillerdi. Sıradan köylülerdi.

Oğuz M. Yorgancıoğlu ”Kıbrıs Türk Folkloru” (2000) Kitabı

 

 

 

 

Düğünler Nasıl Yapılır?

1963 Aralığında başlayan toplumlar arası çatışmalar, Türk Toplumunu ya göçmek ya da davranışlarını değiştirmek durumunda bıraktı. Göçenler zaten ekonomik bakımdan yıkıma uğradı. Ama göçmeyenler de ya üretim yapamıyor ya da az miktarda da olsa ürettiğini satamıyordu. Oğlanlar işsiz, dolayısıyla parasız kaldıkları için kız istemeye gidemiyorlardı. Kız isteyenlerin pek azı olumlu cevap alabiliyordu.   Onlar da ya ekonomik açıdan yıkılmış ya da maldar aile çocukları idi. Evliliği sarsan bir diğer etken de can emniyetinin olmayışı idi. Kız anne-babaları damatlarının çok geçmeden şehit düşebileceği, kızlarının dul kalabileceği korkusu içinde idiler. Çeşitli bahaneler uydurup kızlarını vermiyorlardı. Ancak olaylar uzayınca bu davranıştan mecburen vazgeçtiler.  Kızları evde kalma tehlikesi ile karşı karşıya idi.

Makalenin tamamını oku »

Çalgıcılar

Kıbrıs Türk Toplumunda çalgıcılara iyi gözle bakılmazdı. Bu değer vermeyiş ahlaki açıdan çok, eşini geçindiremiyceği veya eşine sadık kalamayacağı endişelerinden kaynaklanıyordu. Çünkü uzak yerlere giden, üç-dört gün düğün evinde kalan şahıslarla yüz-göz olan çalgıcıların hayatı hareketli idi. Kızı kendi haline bırakırsan ya davulcuya varır, ya zurnacıya sözü de bunu açıkça gösteriyor.

Makalenin tamamını oku »