‘Köyde Hayat’ kategorisi içerikleri

Köyevi (Aşevi)

İçinde oturulan yere ev denir. Ancak oturulan derken bir ömür boyu yaşanılan yer, kapalı, dış etkilerden korunmuş yapı anlamlarında kullanılır. Bazı bölgelerde “Dam” olarak söylenir. Her bir söz ayni anlama geldiği halde niçin söyleniyorlar acaba? Ve evin önemi neden bu kadar çoktur?

İnsanın yaratılışında/mayasında benlik/bencillik duygusu çok esaslı bir duygudur. İnsan her şeyin kendisinin olmasını ister. Başkalarına bağımlı olmak istemez. Kendi hükmetmek veya başkası ile sınırlı-paylaşmak ister. Bunun yolu ise durumu başkalarına göstermemektir. Yaşı yeten ve kendini güçlü hisseden genç erkek hemen komşu kıza seslenir.
Yan yanadır damımız
Çifte yanar mumumuz
Söyle bana komşu kız
Ne zaman düğünümüz?

Kız da zaten ayni duygu ve arzular içindedir. Cevabı yetiştirir hemen.

Beyaz gül deste deste
Beni anamdan iste
Eğer anam vermezsa
Git da bubamdan iste

Kızdan olumlu cevap alan oğlan hemen anasına koşar. Çünkü onu en iyi anlayan anasıdır. Nazını çeken de anasıdır. Onun için yüksekten atar.
Bazar deller çarşıya
Galdık garşı garşıya
Ya gız bul da evlendir
Ya gaçacam Garşı’ya

diye kestirir. Ana hemen alttan alır.”Aman oğlum, der,  neler oldu? Göğnün kime düşdü? O zaman oğlan açıklama yapar. Ana, durumu babaya bildirir.”aman oğlumuz gaçmasın “der babayı ikna eder. İkisi birlikte gereğini düşünürler.

Öte taraftan kız mutludur. Türküler maniler söyler. Durmadan evi siler süpürür. Kap kaçağı yıkar durur. Eşyaların yerini değiştirir. Ancak anasını aşevinde gördü mü işler değişir. Olmadık davranışlar sergiler.

-Ay..böcü der, tabağı-fincanı yere bırakıp korktu taklidi yapar.
-Ayyy.. beytambal galanınız, der, ben çamaşır hem bulaşık ikamak için geldim dünya ya ? Allahım canımı al da gurtulayım, der.

Bunun üzerine anası durumu farkeder.

-Hayırdır der, yangın bacayı sardı. Bizim deli gizin aklını kim çeldi? Abayı kime yağdı? Kız naz eder.. Ağlama taklidi yapar Ana dayanamaz….
-Eee bana deme da buban başgasından duysun.. Duysun da kemiklerini girsin. Bak o zaman hoşuna gider mi?
-Aman ana, ben ne derim tamburam ne çalar? Neden bubam gırsın kemiklerimi ? Dedem senin kemiklerini gırdı mıydı vagdında ?
-Eee uzattın ama deli gız. Kimdir bu talihli? Senin gibi deliyi kim garı deye seçdi de bakayım.. Kimisa Allah yardımcısı olsun.. Kız dayanamaz. Komşu oğlunun adını söyleyiverir.  Ana zaten nicedir, farkındadır… İki gözü ve dudakları gülümser…

İki taraf da olumlu ise bu iki gene, bağlı olduktan birimlerden koparlar, özgür olurlar da yeni bir birim oluştururlar. Buna (ev sözünden)  ev-lenmek denir. Ama gerçekte evlenen gençler için “Boyunduruğa girdi” denir.

Erkek sahiplenmek, kadın sahiplenilmek ister. Ancak son tercihi her zaman kadın yapar. Ardından “yeni çift” kurulmuş olur.

Bunu yapan babalar çocuklarını evlendirmiş olurlar. Buna bazı bölgelerde ever-mek denir. Yani iki genç yeni ve kendilerine özgü bir ev açmış olurlar. Bu ev her şeyiyle,   maddi/manevi onlarındır. Dilimizde    “Evceğizim, evceğizim, sen bilirsin halceğizim” atasözü ile anlatılmak istenen budur.

Gazanda su ısıttım
Bahçede gül guruttum
Aşkının ateşinden
Evi barkı onuttum

Manisi evin, kişi için ne kadar değerli, ne kadar özel olduğunu açıkça gösterir. Bu ev nasıl dikilir, nasıl döşenirdi? Tabii ki paraya dayalı olduğu için kişilerin maddi gücüne bağlıydı. Evin yapılacağı yerleşme yerine bağlıydı. Yani şehirde başka köyde başkaydı. Üstelik zaman içinde de değişiklik gösteriyordu. Köy kesiminden tespit edebilen son yüz yılın evlerinin yapılış ve kullanılış amaçlarını şöyle aktarabiliriz.

Köy insanı tarımla uğraşan insandır. Bu üretimi yapabilmek için, önce çifte -hayvanlara ihtiyacı vardır. İkincisi kullanacağı araç gerece ihtiyacı vardır. Üçüncüsü tohuma taneye ihtiyacı vardır. Dördüncüsü mal varlığına göre yapacağı çocuklar vardır. Evini yaparken bütün bunları düşünmek, evinin yerini, alanını, hatla yönünü düşünmek zorundadır.

Yeni çift ev kuracağında önce evin yeri seçilir. Amaca uygun oda sayısı ve odaların boyu kararlaştırılır. Yapıcı ustaları çağrılır. Pazarlık yapılır. Önce inşaat malzemeleri taşınır, hazır edilir. Bu malzemeler bölgeye göre değişir. Taş olan bölgelerde taş, taş olmayan yerlerde kerpiç hazırlanır. “Kerpiç kesme” özel bir yöntem ister. Taşlar da ihtiyaca göre yontulup hazırlanır. Ancak duvar örme harcı her iki durumda da çamurdur. Çamur; toprağın su ile cıvık/yapışkan hale getirilmesidir. Bu çamurun içine kalın saman da konur. En az üç gün bekletilir. Buna çamurun “Dinlendirilmesi” denir.

Bütün hazırlıklar tamamlanınca yapıcı ustası veya evin sahibi tarafından konan işaretlere uygun olarak temeller kazılır. Üç gün süreyle temele su dökülür. Bundaki amaç toprağın oturması, veya temele isabet eden yerlerde mağra varsa ortaya çıkmasıdır. Hiçbir sorun olmadığı belli olunca aile fertleri ve yapıcılar toplanır. Ev sahipleri maddi güçlerine göre ya iri bir horoz, ya da bir küçük baş hayvan özellikle koç keserler, temele kan akıtırlardı. Bu temelde veya yapılacak alanda ikamet eden cinlerin / perilerin /görünmezlerin ülkesini çekmemek; dostluğunu kazanmak için ödenmiş bir bedeldir. Böyle olunca yeni evlilere ve çocuklarına fenalık yapılmayacağına inanılırdı.

Kan akıtıldıktan sonra “Kıble” , güney köşesinin taşı Fatiha süresi okunarak konurdu. Bunu, simetriği olan köşe taşı takip eder, ardından da diğer köşe taşları izlerdi. Köşe taşları yükseklik olarak diğer taşlarla ayni; ancak boy olarak diğerlerinin iki misli olurdu. Onun için dilimizde “Ağır daş köşe daşı olur” sözü yer etmiştir.

Taşların yüksekliği bir ayak, yani 30cm olurdu. Her taş sırasına bir “Sicim” denirdi. Bir evin yüksekliği toprak seviyesinden sonra  11 sicim olurdu. 11’inci sicimin üstüne mertekler konur. 12. sicimle mertek aralar kapatılırdı. 12. Sicim örülünce evin tüm duvarları duvar yüzeyinden 15 cm dışına taşan yerli mermerle, kenarlanırdı. Bu, yağmur sularının merteklere temas edip çür Makalenin tamamını oku »

Yatak Odası

Köylerde karı kocanın yattığı odada büyük bir karyola vardı. 1960′lı yıllara kadar iki tip olarak çok yaygındı. Birinci tip başlık tarafındaki demirleri uzun ve yatağın ortasına doğru saçaklı olandı. Bu, madeni bir dirsekle destekleniyordu. Üstü ve yanları “mamsiye” adı verilen örtülerle süsleniyordu. Yatak seviyesinden 50cm. kadar yüksekliğe kafes gibi işlemeli demirle destekleniyordu ve süslemeleri vardı. Tam ortada ise yaklaşık on beş santimetre çapında bir ayna bulunuyordu.

Ayak tarafındaki ayaklar yatak seviyesinden otuz santim kadar yüksekti. İki ayak arası başlık tarafındaki kafesin ayni ile destekleniyordu. Onun da lam ortasında parlak madeni kısımlar vardı. Tüm uçlar ise yuvarlak toplar şeklinde idi. Eklem yerlerine sarı pirinçten koruma parçaları takılıyordu ki bu da karyolaya ayrı bir görünüş veriyordu.

Karyoladan yere kadar olan kısma ise kenarları tente ile süslenmiş bürüncük örtüler geriliyordu. Yatağa taraf olan kısmında her yatakta bağlamaya yarayan, kendi kumaşından bağlar vardı. Makalenin tamamını oku »

Köyde Hayat

Medeniyet ne kadar gelişirse gelişsin şehirler ne kadar kalabalıklaşırsa kalabalıklaşsın, hatta sosyologlar ne kadar “Medeniyet şehirlerdedir, köylerden şehirlere akın oldukça dejenerasyon olacaktır” derse desin “gerçek insanlar” köydedir. Ve yine o iddiadayım ki toplumların çekirdeği köylüdür. Çoğu kişiler belki bu iddiama gülecekler, belki de küfredenler olacaktır. Varsın olsun. Köyde doğup büyümüş, yetişkin yaşta şehir hayatını görüp tanımış bir kişi olarak bu hükme kesinlikle inanıyorum.  Köylerden şehre göç olmasa şehirler tenhalaşacak köyde üretim yapılıp şehre gönderilmese, şehirli aç kalacak, köylü gelip çalışmasa şehirli başını sokacak bir dam altı bulamayacak, kısacası köylü olmasa şehirler şehir olmaktan çıkacaktır.

Şehirliler, araştırmacılar, aydınlar-pekazı müstesna-köylüyü beğenmez, onu kötülüklerin, bilgisizliğin, aşağılığın müsebbibi olarak görür. Yukarıda da belirttim, köylüyüm. Köy hayatını harfiyen tanırım. Bir defa köylü okula gitmemişse bile cahil değildir. Hayat okulunun talebesidir, ariftir, anlayışlıdır. Hilekâr değil, samimidir. Hareketlerindeki kabalık -ki o da şehirliye göre öyledir- kabalık değil gerçekçi oluşudur. Lafı uzatıp politika yapmaz, kısa keser. Yolu köye düşmüş kişiye, tanısın tanımasın, güler yüz gösterir, ikramda bulunur. Konuğu gözü tutmuşsa evine götürür, yedirir, yatırır. Eğer samimiyet ilerlemişse konuk ayrılırken bir de sepetçik hazırlar ve “Allah ne verdiyse” sepetçiğe doldurur.  Para, karşılık, aklından bile geçirmediği hususlardır. Bu konuklar ise bir iki gün veya kaldıkları süre içinde köylüleri kendi görüş açılarından inceler ve şehre dönünce yaptıkları değerlendirmeye göre köylüleri anlatmaya başlarlar. Köylüler tembeldir, cahildir, kıskançtır… Hasılı bütün olumsuz sıfatları sayıp dökerler.

Köylüler hiç bir zaman tembel değildirler. Cahildirler belki ama anlayışsız değil, okumuşlardan daha ariftirler. Kıskançtırlar belki ama kıskançlık insani vasılların en büyüğüdür. Kıskançlık olmasa insanlık bu kadar ilerler miydi?

Köylü işbirliği yapmaktan, yardım etmekten hoşlanır, zevk duyar. Eğer karşısındakinde bir aksilik görürse o zaman köpürür, vurur,  kırar, söver…

İşbirlikçidir dedim, işte örneği; Köyde herkesin bir veya birkaç keçisi koyunu vardır. Yavrulama zamanı bu hayvanlar süt verir. Fakat kişinin bir kaç okka sütten yapacağı nihayet birkaç hellimdir. Zamanına, emeğine, tuzuna, odununa yazık olur. Üstelik her gün yapılması gereken bir iş. Bunu önlemek için aynı mahallede olanlar üç beş kişi bir araya gelip “südü, garışdırırlar” Haftanın belirli günlerinde herkes verdiği süte göre süt alır. Böylece biriken süt 15-20 okkaya varır ki 5-6 okka hellim birden yapılır, emekten ve masraftan tasarruf edilir.

Hasat zamanı kimin ekini önce sararmışsa komşular önce onun ekininin biçilmesine yardım ederler, sonra ötekinin. Yok eğer ekinler hep birden girmişse, herkes kendi ekinini hasada başlar. Önce bitiren gidip ötekine yardım eder. Veya demet taşımada kendi yardıma gidemiyorsa, kolaylık olsun diye kendi hayvanını verir. Harmanda da durum aynidir. Düvenle öğütüldüğü zaman da yardımlaşma vardı, traktörle öğütülen günümüzde de.  Birisi bağ mı ekecek? Ya akrabalar, ya komşular yardıma koşar. Birisi sivri uçlu demirle çukur açar, birisi çukura su döker, birisi çubuğu örter. Böylece koca bağ elbirliği ile dikilmiş olur. Emeklerine karşı bağ sahibi para vermez. Yaptığı masraf onlara bir öğle yemeği vermektir. Yok eğer bağ çoksa ve günlerce sürmüşse bitiminde bir de kuyu veya oğlak keser, içkili bir sofra sunar.

Bu yardımlaşma Adanın her tarafında aynidir. Bafta bağa, ekine; Limasol’da haraba, Karpaz’da da tütüne yardım edilir.

Tarlası olmayanlar, olanların işine yardım etti mi yardım gören taraf arpa, buğday, luvana, bulgur, vs. verir. Hayvanları için saman verir. Bağı olanlar, olmayanlara taze üzüm paluze, sucuk, köfter verir. Birisinin düğün hazırlığı mı var; komşular odununu taşır. İmkânı olan tanıdıklar, herse için hayvan bahşeder, yemeklik sebze sunar. Kap kaçağını verir. Kendi bizzat yardım eder.

Komşu kadın doğum mu yaptı? Hemen yardımına koşar. Bezini yıkar, ev işini görür, çorbasını pişirir. Loğusa yataktan kalkana kadar kendi çocuklarını ihmal eder, ona bakar. Komşu tarhana mı kesecek? Hemen yardıma koşar. Pekmez mi yapıyor? Ayni şekilde. Üzüm veya sucuk mu batıracak? Neden yardım etmesin? Yapması lazım, komşuluk vazifesi. Fakat tüm köylü öyle midir? Çok azı hariç:  Evet.

Köylünün gündüzü tamamen işle geçer. Köylerin çoğunda kahveler gündüzün kapalıdır. Akşam üstleri açılır. Gece yarısından önce kapanır. Gazete okunur, radyo dinlenir olaylar hakkında yorumlar yapılır. Kışsa yağmur, yazsa kuyu sularının azlığı-çokluğu, harup, badem, üzüm fiyatları, sebzeler, ekinler bahis konusu edilir. Lokumuna spastra, brefa oynanır. Pazar günleri ise durum değişiktir. Kahveler öğleden evvel açılır. Eğer satışı yapılabilecekse hayvan kesilir. Gençler kahvede masa kurar, kafaları çeker eğlenirler. Kadınlarsa geceleri belirli evlerde toplanır, tatlı yaparlar. Fıstık, çiklemit, kannavuri, kabak çekirdeği kavurup yerler. Günlük işlerden bahseder, dedikodu yaparlar. Ve kocalarının kahveden geliş saatine kadar fıkra, hikaye masal anlatmaya başlarlar. Masalları anlatan çoğunlukla yaşı geçkin kadınlardır. Dört beş gün devamlı anlatılan masallar olur. Bütün yaşlı kadınlar masal bilirler ve sıra ile anlatırlar. Bazıları ise çok ustadır. Masalı öyle akıcı anlatırlar ki dinleyenlerin nefesi kesilir. Bu masallar eski Türk kültürünün çeşitli izlerini taşırlar. Birer kültür hazinesi gibidirler. Geniş tahayyüllerin engin ve yüce fikirlerin, mertliğin birer sembolü halinde adeta köylünün tahayyül ettiği hayat ve felsefeyi aksettirirler. Kadınlar açık yaz akşamları ev yerine mahalledeki açıklıkta ay ışığı altında veya avlularda toplanırlar. Mevsime göre meyveler yer ayni konularda sohbet ederler. Böylece hem dinlenmiş hem de dağarcıklarına bir şeyler katmış olurlar. Bazı köylerimizde Cami yoktur. Veya cami varsa imam yoktur. Bayramlarda köylüler birbirlerini uyandırıp varsa kendi camilerine, yoksa civardaki camilere Bayram Namazına giderler. Yetişkin erkek çocukları da camiye beraber götürülür. Çocuklar camiden sonra kendilerinden büyüklerinin ellerini öper, hayır dualarını alırlar. Sonra çıkar ev ev gezip yaşlıların ellerini öper bayram harçlığı toplarlar. Her köylü bayram arifesinde yoğurur, çörek, sütlü, nohutlu vs. yapar. Geçimi iyi olanlar yapamayan fakirlere bunlardan dağıtırlar. Bunun yanında kebap ve tatlı da verirler. Türk köylüsünün en çok rağbet ettiği bayram tatlısı kadeyiftir. (tel kadayıf) Böylece fakirlerin de gönlünü hoş ederler.

Eğer bayramdan önce başlayan küslük varsa yaşları küçük olanlar gidip kendilerinden büyüklerin ellerini öper, barışırlar. Ramazanda iseler oruca başlarken barışmak yönüne giderler.

Köy adamları ise bir çalgıcı takımı bulur kahveye yerleştirirler. Hava yağmursuzsa kadınlar da iştirak eder. Çalgıya uyan adamlar oynar, türkü, mani söylerler, eğlenirler. Yenip içilir, dünyadan kam alınır.

Yetişkin kızlar, geniş ev veya avlulara bayram salıncağı kurar, sallanırlar. Mani söyler, aşklarından bahsederler. Kendi aralarında eğlenirler.  Bu toplantılara erkek çocukları katılmaz. Hatta dedi kodu etmesinler diye yaşlı kadınların bile men edildiği olur.

Köy hayatının ana hatlarını belirtmeye çalıştım. Samimi olarak diyebilirim ki bu satırlar o engin hayatın bir nebzesini bile anlatmaktan acizdir… Ne yapalım elden gelen bu kadar…

Oğuz M. Yorgancıoğlu’nun Kıbrıs Türk Folkloru isimli kitabından alıntıdır. Köşe yazısı güzelli Makalenin tamamını oku »

Ambar

Üretici olan ve genelde tarımla uğraşan köy insanı ürününü bir anda satma şansına sahip değildi. Belli bir dönem beklemek zorunda idi. Her türlü ürünü ve bu ürünlerini taşımaya yarayan araç-gereç, korumaya yarayan torba-çuvalları dolu olarak “ambar” adını verdiği odada korurdu.

Ambar, yatak odalarından uzakta yapılırdı. Çünkü zahirenin bazı türleri insanda alerjiye sebep olurdu.. Özellikle arpa ve kuru bakla bunlardandır. Bu zahirelerin rahatsız etmesi, “arpa üfürdü, paklalar üfürdü” şeklinde ifade edilirdi. Temmuz ayından itibaren elde edilen ürünler sırası geldikçe ambara konurdu. Temmuzdan önce ise hem ürün dama konup güneşletilir, hem ambar açılıp havalandırılırdı. Temmuz girişi ambarda esaslı bir temizlik yapılır, ürünler öyle yerleştirilirdi. Bunlar badem, bakla, nohut, mercimek, tarhana gibi insan yiyecekleri ile vigo, burçak, arpa gibi hayvan yemleri ve tohum olarak kullanılacak bölümleri olurdu. Tabii buğday başköşeyi işgal edebilirdi. Çoğu köylüler nemlenip koku yapmasın diye, yere kalınca tahtalar koyar, buğday torbalarını onun üstüne yerleştirirlerdi.

Paslanabilen alet edevat da ambarın bir köşesine konurdu. Bu sebepten olacak ki bir ekin tarlalarında ekilen türün dışında bitkiler bitmiş ve tohumlar karışmışsa buna “Kırkambar” denirdi.

Avluda artık inek ve eşek yok. Traktör, pulluk ve tohum saçma makinesi var. Tabii samanlık yerine de mazot dolu bir kırmızı varil. Ama incir ağacı avludaki yerini hala koruyor.

Oğuz M. Yorgancıoğlu ”Kıbrıs Türk Folkloru” (2000) Kitabı

Binek Taşı

Traktörün yaygınlaştığı 1960’lı yıllara kadar Kıbrıs’ta yük ve binek hayvanı olarak eşek kullanıldı. 1945 lere kadar bu görevi daha az seviyede at ve katırlar da yürütmüştü. İkinci Dünya Savaşında kullanılmak üzere 6000 katır ve atın İngiliz Hükümetince satın alınması ve yurt dışına götürülmesi bu hayvanların tükenmesine yol açtı. Çünkü harpten hemen sonra adaya getirilen traktörler yaygınlaşmış bu hayvanların görevini üstlenmişti. Teknolojik gelişimler birbirini izlemiş hayvanların yaptığı tüm işleri makineler yapar olmuştur. Bu sebeple hayvanlar günden güne azalmış, adeta göstermelik bir sayıya düşmüştür.

O dönemde yetiştirilen hayvanlar yalnız yük hayvanı olarak değil binek hayvanı olarak da kullanılmıştır. At çok yaygın değildi. Yalnızca binek hayvanı olarak kullanılıyordu. Zengin kişiler ve polis teşkilatınca kullanılıyordu. Atla dişi eşeğin veya erkek eşekle kısrağın çiftleşmesinden doğan yavrulara katır denirdi. Kıbrıs katırı iriyarı ve güçlü olurdu. Bu özellikleri dolayısıyla ağır yük ve çift hayvanı olarak kullanılırdı. Mesarya ovalarında pulluk çekmek katırın işiydi.

Eşek Kıbrıs’ın tümüne yaygındı. İster ova ister dağlık bölgelerde çok sayıda eşek vardı. Çünkü eşek Kıbrıslının eli ayağı idi. Oduna-çalıya eşekle gidiyordu. Çifte gideceğinde tohumu eşeğin sırtına vuruyordu. Hasat zamanı demetleri üzüm zamanı köfünlerini onunla taşıyordu. Su dolabına eşeği koşuyordu. Davarı güderken eşeğin sırtında idi. Sırtına binmese de yemeği, su kabağı, kebesi ve süt kabı eşeğin sırtındaki, heybede idi. Kısacası eşek Kıbrıslının yaşamının bir parçası idi. Yukarıda sayılanlara ilaveten üç yılda bir de yavru veriyordu. İki yıl boyunca yavrusunu emziriyor, üçüncü yıl yeniden hamile oluyordu. Eşeğin hamilelik süresi 12 ay yani bir yıldır. Mayısta çiftleşir. Mayısta doğurur.

Kıbrıslının sırtından inmediği bu hayvanın boyu-bosu-rengi neydi? Nasıldı? “Kıbrıs Eşeği” boy ve iriliği bakımından dünyada nam yapmıştı. Ancak adanın her yanında yetişen eşekler ayni boyda değildi. Dağlık bölgelerde yetişenler daha kısa boylu idi. Ovalık bölgelerde yetişenler daha boylu ve iri yarı idiler. Baf’ın ovalık bölgeleriyle Mesarya’da yetişenler en irileri idi. Bunların içinde sırt yüksek ligi 1.50 m. ye ulaşanlar vardı. Köylü bu tip hayvanlara her yükü yükleyemiyordu. Bu bakımdan bunlar binek hayvanı olarak kullanılıyordu. Ancak bu hayvanlara yaklaşmak gerekiyordu. Bu nasıl sağlanıyordu?

Köy yerinde evler avlu içinde olurdu. Avlunun etrafı duvarlara çevrili idi. Tek bir giriş yeri vardı. Buna da “Sokak Kapusu” denirdi. Avluya giriş-çıkış hayvan sırtında değil, yaya olarak yapılırdı. Dışarıdan gelen kişi hayvanın sırtından iner avluya öyle girerdi. Dışarıya çıkacak olan da hayvanına sokak kapısında binerdi. “Binek Taşı” işte burada olurdu. İçeriye girişe göre kapının sağ tarafında bulunurdu. Çünkü hayvana binecek kişi hayvanın sol tarafında bulunmak zorundadır. Hayvanın sağına geçerse hayvana binemez.

Binek Taşı yontulabilen kum taşın dan yontulmuş eni ile boyu yaklaşık altmış santim, yüksekliği de elli santim olan bir taştır. Sokak Kapusu’nun hemen sağında ve duvara dayanmış vaziyete durur. Kişi önce hayvanı taşın yanına çeker. Kendi de taşın üstüne çıkar bu durumda taş hayvanın karınaltı hizasında kalır. Kişi sol ayağına ağırlık verip sağ ayağını hayvanın sırtına koyar. Bu esnada hayvanın sırtındaki ısladır veya semere de tutunması gerekir. Hayvan, sahibinin emri olmadıkça veya bir aksilik çıkmadıkça hereket etmez. Dolayısıyle düşme riski pek fazla değildir. Hayvandan inişte ise, kişinin iki ayağını ayni tarafa geçirip hafif bir harekette bulunması yeterlidir.

Oğuz M. Yorgancıoğlu ”Kıbrıs Türk Folkloru” (2000) Kitabı

Hanay(Üstkat)

Kıbrıs’ta 1960’lı yıllara kadar konut problemi yoktur. Mekân problemi de yoktur. Hele kırsal alanda evlerin avlulu olma tercihi vardır. Ancak zengin olanlar, zenginliklerinin belirtisi olarak, herkese yukarıdan bakma alışkanlıklarının tatmini için üst kat yaptırırlardı. Bu da en çok bir oda olurdu. Ye her köyde ancak bir iki kişinin hanayı vardı.

Hanay sözcüğü Kıbrıs’a özgü bir sözcüktür sanırım. Diğer Türk ağızlarında yoktur. Rumcanın “Anoi” kelimesinden bozmadır. Manilerimize de girmiştir.
Hanayın dört köşeli
İçi mermer döşeli
Şeker gibi eridim
Merağına düşeli

Manisinde tek odalı ama zenginlere mahsus şekilde döşenmiş bir odadan bahsediliyor. Delikanlı sevgilisine-bana karşılık verirsen sana öyle bir oda yaptıracağım, vaadinde bulunuyor veya çevresine özellikle sevgilisine küsmüş, canından bezmiş birinin çığlıklarını da şu hanaylı manide duymak mümkündür.


Hanay yaptım dikleme
İçinden kilikleme
İşte ben gidiyorum
Beni artık bekleme

Hanay, yalnızca yatma odası olarak kullanılır. Yani aşevi veya başka maksada hizmet etmez. Hanaya, bina dışından yapılan merdivenle çıkılır. Kapısının üstünde mutlaka bir güneşlik bulunur. Bu genellikle üç metre boyunda bir çinko olur. Kişileri, güneşten olduğu kadar, yağmurdan da korur. Az oldukları için hanaylar sahiplerinin adı ile anılırlar. Beyit’in I Hanayı, Zühre’nin Hanayı, Popaz’ın Hanayı gibi.

Oğuz M. Yorgancıoğlu ”Kıbrıs Türk Folkloru” (2000) Kitabı