‘Kıbrıs Türk Yaşamı’ kategorisi içerikleri

Köyde Hayat

Medeniyet ne kadar gelişirse gelişsin şehirler ne kadar kalabalıklaşırsa kalabalıklaşsın, hatta sosyologlar ne kadar “Medeniyet şehirlerdedir, köylerden şehirlere akın oldukça dejenerasyon olacaktır” derse desin “gerçek insanlar” köydedir. Ve yine o iddiadayım ki toplumların çekirdeği köylüdür. Çoğu kişiler belki bu iddiama gülecekler, belki de küfredenler olacaktır. Varsın olsun. Köyde doğup büyümüş, yetişkin yaşta şehir hayatını görüp tanımış bir kişi olarak bu hükme kesinlikle inanıyorum.  Köylerden şehre göç olmasa şehirler tenhalaşacak köyde üretim yapılıp şehre gönderilmese, şehirli aç kalacak, köylü gelip çalışmasa şehirli başını sokacak bir dam altı bulamayacak, kısacası köylü olmasa şehirler şehir olmaktan çıkacaktır.

Şehirliler, araştırmacılar, aydınlar-pekazı müstesna-köylüyü beğenmez, onu kötülüklerin, bilgisizliğin, aşağılığın müsebbibi olarak görür. Yukarıda da belirttim, köylüyüm. Köy hayatını harfiyen tanırım. Bir defa köylü okula gitmemişse bile cahil değildir. Hayat okulunun talebesidir, ariftir, anlayışlıdır. Hilekâr değil, samimidir. Hareketlerindeki kabalık -ki o da şehirliye göre öyledir- kabalık değil gerçekçi oluşudur. Lafı uzatıp politika yapmaz, kısa keser. Yolu köye düşmüş kişiye, tanısın tanımasın, güler yüz gösterir, ikramda bulunur. Konuğu gözü tutmuşsa evine götürür, yedirir, yatırır. Eğer samimiyet ilerlemişse konuk ayrılırken bir de sepetçik hazırlar ve “Allah ne verdiyse” sepetçiğe doldurur.  Para, karşılık, aklından bile geçirmediği hususlardır. Bu konuklar ise bir iki gün veya kaldıkları süre içinde köylüleri kendi görüş açılarından inceler ve şehre dönünce yaptıkları değerlendirmeye göre köylüleri anlatmaya başlarlar. Köylüler tembeldir, cahildir, kıskançtır… Hasılı bütün olumsuz sıfatları sayıp dökerler.

Köylüler hiç bir zaman tembel değildirler. Cahildirler belki ama anlayışsız değil, okumuşlardan daha ariftirler. Kıskançtırlar belki ama kıskançlık insani vasılların en büyüğüdür. Kıskançlık olmasa insanlık bu kadar ilerler miydi?

Köylü işbirliği yapmaktan, yardım etmekten hoşlanır, zevk duyar. Eğer karşısındakinde bir aksilik görürse o zaman köpürür, vurur,  kırar, söver…

İşbirlikçidir dedim, işte örneği; Köyde herkesin bir veya birkaç keçisi koyunu vardır. Yavrulama zamanı bu hayvanlar süt verir. Fakat kişinin bir kaç okka sütten yapacağı nihayet birkaç hellimdir. Zamanına, emeğine, tuzuna, odununa yazık olur. Üstelik her gün yapılması gereken bir iş. Bunu önlemek için aynı mahallede olanlar üç beş kişi bir araya gelip “südü, garışdırırlar” Haftanın belirli günlerinde herkes verdiği süte göre süt alır. Böylece biriken süt 15-20 okkaya varır ki 5-6 okka hellim birden yapılır, emekten ve masraftan tasarruf edilir.

Hasat zamanı kimin ekini önce sararmışsa komşular önce onun ekininin biçilmesine yardım ederler, sonra ötekinin. Yok eğer ekinler hep birden girmişse, herkes kendi ekinini hasada başlar. Önce bitiren gidip ötekine yardım eder. Veya demet taşımada kendi yardıma gidemiyorsa, kolaylık olsun diye kendi hayvanını verir. Harmanda da durum aynidir. Düvenle öğütüldüğü zaman da yardımlaşma vardı, traktörle öğütülen günümüzde de.  Birisi bağ mı ekecek? Ya akrabalar, ya komşular yardıma koşar. Birisi sivri uçlu demirle çukur açar, birisi çukura su döker, birisi çubuğu örter. Böylece koca bağ elbirliği ile dikilmiş olur. Emeklerine karşı bağ sahibi para vermez. Yaptığı masraf onlara bir öğle yemeği vermektir. Yok eğer bağ çoksa ve günlerce sürmüşse bitiminde bir de kuyu veya oğlak keser, içkili bir sofra sunar.

Bu yardımlaşma Adanın her tarafında aynidir. Bafta bağa, ekine; Limasol’da haraba, Karpaz’da da tütüne yardım edilir.

Tarlası olmayanlar, olanların işine yardım etti mi yardım gören taraf arpa, buğday, luvana, bulgur, vs. verir. Hayvanları için saman verir. Bağı olanlar, olmayanlara taze üzüm paluze, sucuk, köfter verir. Birisinin düğün hazırlığı mı var; komşular odununu taşır. İmkânı olan tanıdıklar, herse için hayvan bahşeder, yemeklik sebze sunar. Kap kaçağını verir. Kendi bizzat yardım eder.

Komşu kadın doğum mu yaptı? Hemen yardımına koşar. Bezini yıkar, ev işini görür, çorbasını pişirir. Loğusa yataktan kalkana kadar kendi çocuklarını ihmal eder, ona bakar. Komşu tarhana mı kesecek? Hemen yardıma koşar. Pekmez mi yapıyor? Ayni şekilde. Üzüm veya sucuk mu batıracak? Neden yardım etmesin? Yapması lazım, komşuluk vazifesi. Fakat tüm köylü öyle midir? Çok azı hariç:  Evet.

Köylünün gündüzü tamamen işle geçer. Köylerin çoğunda kahveler gündüzün kapalıdır. Akşam üstleri açılır. Gece yarısından önce kapanır. Gazete okunur, radyo dinlenir olaylar hakkında yorumlar yapılır. Kışsa yağmur, yazsa kuyu sularının azlığı-çokluğu, harup, badem, üzüm fiyatları, sebzeler, ekinler bahis konusu edilir. Lokumuna spastra, brefa oynanır. Pazar günleri ise durum değişiktir. Kahveler öğleden evvel açılır. Eğer satışı yapılabilecekse hayvan kesilir. Gençler kahvede masa kurar, kafaları çeker eğlenirler. Kadınlarsa geceleri belirli evlerde toplanır, tatlı yaparlar. Fıstık, çiklemit, kannavuri, kabak çekirdeği kavurup yerler. Günlük işlerden bahseder, dedikodu yaparlar. Ve kocalarının kahveden geliş saatine kadar fıkra, hikaye masal anlatmaya başlarlar. Masalları anlatan çoğunlukla yaşı geçkin kadınlardır. Dört beş gün devamlı anlatılan masallar olur. Bütün yaşlı kadınlar masal bilirler ve sıra ile anlatırlar. Bazıları ise çok ustadır. Masalı öyle akıcı anlatırlar ki dinleyenlerin nefesi kesilir. Bu masallar eski Türk kültürünün çeşitli izlerini taşırlar. Birer kültür hazinesi gibidirler. Geniş tahayyüllerin engin ve yüce fikirlerin, mertliğin birer sembolü halinde adeta köylünün tahayyül ettiği hayat ve felsefeyi aksettirirler. Kadınlar açık yaz akşamları ev yerine mahalledeki açıklıkta ay ışığı altında veya avlularda toplanırlar. Mevsime göre meyveler yer ayni konularda sohbet ederler. Böylece hem dinlenmiş hem de dağarcıklarına bir şeyler katmış olurlar. Bazı köylerimizde Cami yoktur. Veya cami varsa imam yoktur. Bayramlarda köylüler birbirlerini uyandırıp varsa kendi camilerine, yoksa civardaki camilere Bayram Namazına giderler. Yetişkin erkek çocukları da camiye beraber götürülür. Çocuklar camiden sonra kendilerinden büyüklerinin ellerini öper, hayır dualarını alırlar. Sonra çıkar ev ev gezip yaşlıların ellerini öper bayram harçlığı toplarlar. Her köylü bayram arifesinde yoğurur, çörek, sütlü, nohutlu vs. yapar. Geçimi iyi olanlar yapamayan fakirlere bunlardan dağıtırlar. Bunun yanında kebap ve tatlı da verirler. Türk köylüsünün en çok rağbet ettiği bayram tatlısı kadeyiftir. (tel kadayıf) Böylece fakirlerin de gönlünü hoş ederler.

Eğer bayramdan önce başlayan küslük varsa yaşları küçük olanlar gidip kendilerinden büyüklerin ellerini öper, barışırlar. Ramazanda iseler oruca başlarken barışmak yönüne giderler.

Köy adamları ise bir çalgıcı takımı bulur kahveye yerleştirirler. Hava yağmursuzsa kadınlar da iştirak eder. Çalgıya uyan adamlar oynar, türkü, mani söylerler, eğlenirler. Yenip içilir, dünyadan kam alınır.

Yetişkin kızlar, geniş ev veya avlulara bayram salıncağı kurar, sallanırlar. Mani söyler, aşklarından bahsederler. Kendi aralarında eğlenirler.  Bu toplantılara erkek çocukları katılmaz. Hatta dedi kodu etmesinler diye yaşlı kadınların bile men edildiği olur.

Köy hayatının ana hatlarını belirtmeye çalıştım. Samimi olarak diyebilirim ki bu satırlar o engin hayatın bir nebzesini bile anlatmaktan acizdir… Ne yapalım elden gelen bu kadar…

Oğuz M. Yorgancıoğlu’nun Kıbrıs Türk Folkloru isimli kitabından alıntıdır. Köşe yazısı güzelli Makalenin tamamını oku »

Ambar

Üretici olan ve genelde tarımla uğraşan köy insanı ürününü bir anda satma şansına sahip değildi. Belli bir dönem beklemek zorunda idi. Her türlü ürünü ve bu ürünlerini taşımaya yarayan araç-gereç, korumaya yarayan torba-çuvalları dolu olarak “ambar” adını verdiği odada korurdu.

Ambar, yatak odalarından uzakta yapılırdı. Çünkü zahirenin bazı türleri insanda alerjiye sebep olurdu.. Özellikle arpa ve kuru bakla bunlardandır. Bu zahirelerin rahatsız etmesi, “arpa üfürdü, paklalar üfürdü” şeklinde ifade edilirdi. Temmuz ayından itibaren elde edilen ürünler sırası geldikçe ambara konurdu. Temmuzdan önce ise hem ürün dama konup güneşletilir, hem ambar açılıp havalandırılırdı. Temmuz girişi ambarda esaslı bir temizlik yapılır, ürünler öyle yerleştirilirdi. Bunlar badem, bakla, nohut, mercimek, tarhana gibi insan yiyecekleri ile vigo, burçak, arpa gibi hayvan yemleri ve tohum olarak kullanılacak bölümleri olurdu. Tabii buğday başköşeyi işgal edebilirdi. Çoğu köylüler nemlenip koku yapmasın diye, yere kalınca tahtalar koyar, buğday torbalarını onun üstüne yerleştirirlerdi.

Paslanabilen alet edevat da ambarın bir köşesine konurdu. Bu sebepten olacak ki bir ekin tarlalarında ekilen türün dışında bitkiler bitmiş ve tohumlar karışmışsa buna “Kırkambar” denirdi.

Avluda artık inek ve eşek yok. Traktör, pulluk ve tohum saçma makinesi var. Tabii samanlık yerine de mazot dolu bir kırmızı varil. Ama incir ağacı avludaki yerini hala koruyor.

Oğuz M. Yorgancıoğlu ”Kıbrıs Türk Folkloru” (2000) Kitabı

Binek Taşı

Traktörün yaygınlaştığı 1960’lı yıllara kadar Kıbrıs’ta yük ve binek hayvanı olarak eşek kullanıldı. 1945 lere kadar bu görevi daha az seviyede at ve katırlar da yürütmüştü. İkinci Dünya Savaşında kullanılmak üzere 6000 katır ve atın İngiliz Hükümetince satın alınması ve yurt dışına götürülmesi bu hayvanların tükenmesine yol açtı. Çünkü harpten hemen sonra adaya getirilen traktörler yaygınlaşmış bu hayvanların görevini üstlenmişti. Teknolojik gelişimler birbirini izlemiş hayvanların yaptığı tüm işleri makineler yapar olmuştur. Bu sebeple hayvanlar günden güne azalmış, adeta göstermelik bir sayıya düşmüştür.

O dönemde yetiştirilen hayvanlar yalnız yük hayvanı olarak değil binek hayvanı olarak da kullanılmıştır. At çok yaygın değildi. Yalnızca binek hayvanı olarak kullanılıyordu. Zengin kişiler ve polis teşkilatınca kullanılıyordu. Atla dişi eşeğin veya erkek eşekle kısrağın çiftleşmesinden doğan yavrulara katır denirdi. Kıbrıs katırı iriyarı ve güçlü olurdu. Bu özellikleri dolayısıyla ağır yük ve çift hayvanı olarak kullanılırdı. Mesarya ovalarında pulluk çekmek katırın işiydi.

Eşek Kıbrıs’ın tümüne yaygındı. İster ova ister dağlık bölgelerde çok sayıda eşek vardı. Çünkü eşek Kıbrıslının eli ayağı idi. Oduna-çalıya eşekle gidiyordu. Çifte gideceğinde tohumu eşeğin sırtına vuruyordu. Hasat zamanı demetleri üzüm zamanı köfünlerini onunla taşıyordu. Su dolabına eşeği koşuyordu. Davarı güderken eşeğin sırtında idi. Sırtına binmese de yemeği, su kabağı, kebesi ve süt kabı eşeğin sırtındaki, heybede idi. Kısacası eşek Kıbrıslının yaşamının bir parçası idi. Yukarıda sayılanlara ilaveten üç yılda bir de yavru veriyordu. İki yıl boyunca yavrusunu emziriyor, üçüncü yıl yeniden hamile oluyordu. Eşeğin hamilelik süresi 12 ay yani bir yıldır. Mayısta çiftleşir. Mayısta doğurur.

Kıbrıslının sırtından inmediği bu hayvanın boyu-bosu-rengi neydi? Nasıldı? “Kıbrıs Eşeği” boy ve iriliği bakımından dünyada nam yapmıştı. Ancak adanın her yanında yetişen eşekler ayni boyda değildi. Dağlık bölgelerde yetişenler daha kısa boylu idi. Ovalık bölgelerde yetişenler daha boylu ve iri yarı idiler. Baf’ın ovalık bölgeleriyle Mesarya’da yetişenler en irileri idi. Bunların içinde sırt yüksek ligi 1.50 m. ye ulaşanlar vardı. Köylü bu tip hayvanlara her yükü yükleyemiyordu. Bu bakımdan bunlar binek hayvanı olarak kullanılıyordu. Ancak bu hayvanlara yaklaşmak gerekiyordu. Bu nasıl sağlanıyordu?

Köy yerinde evler avlu içinde olurdu. Avlunun etrafı duvarlara çevrili idi. Tek bir giriş yeri vardı. Buna da “Sokak Kapusu” denirdi. Avluya giriş-çıkış hayvan sırtında değil, yaya olarak yapılırdı. Dışarıdan gelen kişi hayvanın sırtından iner avluya öyle girerdi. Dışarıya çıkacak olan da hayvanına sokak kapısında binerdi. “Binek Taşı” işte burada olurdu. İçeriye girişe göre kapının sağ tarafında bulunurdu. Çünkü hayvana binecek kişi hayvanın sol tarafında bulunmak zorundadır. Hayvanın sağına geçerse hayvana binemez.

Binek Taşı yontulabilen kum taşın dan yontulmuş eni ile boyu yaklaşık altmış santim, yüksekliği de elli santim olan bir taştır. Sokak Kapusu’nun hemen sağında ve duvara dayanmış vaziyete durur. Kişi önce hayvanı taşın yanına çeker. Kendi de taşın üstüne çıkar bu durumda taş hayvanın karınaltı hizasında kalır. Kişi sol ayağına ağırlık verip sağ ayağını hayvanın sırtına koyar. Bu esnada hayvanın sırtındaki ısladır veya semere de tutunması gerekir. Hayvan, sahibinin emri olmadıkça veya bir aksilik çıkmadıkça hereket etmez. Dolayısıyle düşme riski pek fazla değildir. Hayvandan inişte ise, kişinin iki ayağını ayni tarafa geçirip hafif bir harekette bulunması yeterlidir.

Oğuz M. Yorgancıoğlu ”Kıbrıs Türk Folkloru” (2000) Kitabı

Hanay(Üstkat)

Kıbrıs’ta 1960’lı yıllara kadar konut problemi yoktur. Mekân problemi de yoktur. Hele kırsal alanda evlerin avlulu olma tercihi vardır. Ancak zengin olanlar, zenginliklerinin belirtisi olarak, herkese yukarıdan bakma alışkanlıklarının tatmini için üst kat yaptırırlardı. Bu da en çok bir oda olurdu. Ye her köyde ancak bir iki kişinin hanayı vardı.

Hanay sözcüğü Kıbrıs’a özgü bir sözcüktür sanırım. Diğer Türk ağızlarında yoktur. Rumcanın “Anoi” kelimesinden bozmadır. Manilerimize de girmiştir.
Hanayın dört köşeli
İçi mermer döşeli
Şeker gibi eridim
Merağına düşeli

Manisinde tek odalı ama zenginlere mahsus şekilde döşenmiş bir odadan bahsediliyor. Delikanlı sevgilisine-bana karşılık verirsen sana öyle bir oda yaptıracağım, vaadinde bulunuyor veya çevresine özellikle sevgilisine küsmüş, canından bezmiş birinin çığlıklarını da şu hanaylı manide duymak mümkündür.


Hanay yaptım dikleme
İçinden kilikleme
İşte ben gidiyorum
Beni artık bekleme

Hanay, yalnızca yatma odası olarak kullanılır. Yani aşevi veya başka maksada hizmet etmez. Hanaya, bina dışından yapılan merdivenle çıkılır. Kapısının üstünde mutlaka bir güneşlik bulunur. Bu genellikle üç metre boyunda bir çinko olur. Kişileri, güneşten olduğu kadar, yağmurdan da korur. Az oldukları için hanaylar sahiplerinin adı ile anılırlar. Beyit’in I Hanayı, Zühre’nin Hanayı, Popaz’ın Hanayı gibi.

Oğuz M. Yorgancıoğlu ”Kıbrıs Türk Folkloru” (2000) Kitabı

Kerevet

Köylerde 1960’lı yıllara kadar kullanılan sağlam tahtadan yapılmış karyola veya yataklara verilen addır. Yaklaşık iki metre x iki metre ebadında yapılırlardı. Tahtalar uçlardan yaklaşık 30cm. içeriden enine kalın bir tahtanın üzerine çakılır. Enine çakılan bu tahtaların her birine de bir metre boyunda sağlam ikişer ayak monte edilir. Böylece ömür boyu kullanılabilecek bir karyola ortaya çıkardı. Bu kerevetin üstüne yazılan çilte (şilte-döşek) kerevete uygun olarak yapılmak zorundaydı. Bu da en az 12 koyunun yününü gerektiriyordu. Gerek yeni kullanılmış olmasından, gerek kerevetin düz ve katı oluşundan kerevette yatanların sağlıkları tamam, vücutları düz olurdu. Vücut rahatsızlığı geçirenlere kerevet tipi yataklar kullanmaları tavsiye edilmesi, bunun açık bir kanıtıdır.

Oğuz M. Yorgancıoğlu ”Kıbrıs Türk Folkloru” (2000) Kitabı

Nikah ve Düğün

Köy kadınlarına göre “Beyaz duvaglar içine girmeg her gızın ruyasıdır”. Beyaz muradın ifadesidir. Ve hayatta bir tek defa olsun beyazlara bürünmek saadetlerin en büyüğüdür. Hazırlıklar tamamlanıp nikâh günü gelince merasim kız evinde yapılır. Gelini çalgıcı kadınlardan birisi hazırlar. Bu gelin hazırlanmasında önem verilen daha fazla baş süsüdür. Köylü kızı allığı yüzünde 0 gün görür. Kaşları ancak o gün alınır. Saç tuvaleti yapılıp bitirilince gelinlik giyilir ve duvağı başına itina ile yerleştirilir. Gelin telleri de takılır, böylece süsü tamamlanmış olur. Ondan sonra gelin hazırlanan koltuğa yerleştirilir. Çalgı çalmağa başlar, halk gelini görmeğe girer. Düğün sahipleri misafirlere hizmet eder. Öğleyi biraz geçe bir araba temin edilip nikâh dairesine gidilir, nikâhları kıyılır. Köylüler uğurlu olsun diye bir de imam nikâhı kıydırırlar. Kanaatime göre bu eski alışkanlığın devamından başka bir şey değildir. Hatıra niyetine bir de resim çektirdikten sonra köye dönülür. Köye dönüldükten sonra köy muhtarının kontrolü ve başkanlığı altında taraflar bir “çeyiz kâğıdı’ imzalarlar. Bu kâğıda kaydedilip muhtar taralından imzalanan kâğıt hükümetçe de tanınır ve kâğıdı gösterip tarla ve sairenin koçanı sahip değiştirebilirdi. Ondan sonra sıra tebrik kabul etmeğe gelirdi. Tebrik eden çiftler yeni çiftleri işler, saadetler temennisinde bulunur ve basdişini alıp çıkardı. Misafirlerin para takmasına karşılık ana babaların para yerine kıymetli eşyalar, mücevherler takması adetti. Merasim akşamüstüne kadar sürer, akşamüstü dağılır. Böylece sona ererdi. Nikâh sahipleri zenginse, merasim esnasında çeşitli yemeklerle, içki ağırlar, merasim de geç vakitlere kadar sürebilirdi. Nikâh bu günkü anlamıyla karı/koca olmak demektir. Ama 1960 lı yıllara kadar sadece düğüne hazırlık anlamı taşırdı. Nikâhlı çiftin çıkıp yalnızca dolaşmalarına izin verilmezdi. Ayni devrede oğlanın eve sık sık gelip gitmesi de hoş karşılanmazdı. Ama nikahlılık bir veya iki sene sürebilirdi. İç güveysi olma durumu ise köylülerin rağbet ettikleri bir yol değildi. Ne pahasına olursa olsun kız taralı düğüne alnı acık çıkmak kızlıkları halka göstermek isterdi. Yoksa dedikodudan kurtulmak imkânı yoktu. Bu dedikodudan tesbit edebildiğim cümle şudur. “Madem gendinizi dutamadınız düğünü napacasınız be gızım. Siz gelin güvey oldunuz, oğlancık da davulun sesini duyar…”

Bütün şartlar elverişli olunca taraflar düğün gününü tesbit eder ve onbeş gün önceden konuklarını davete başlarlardı. Düğüne davet daha değişik olurdu. Kişiler itibarlarına göre davet edilirdi. Davetiye çıkmazdan önce davet mumla yapılırdı. Sıradan kişiler sarı ve ince, daha önemlileri aynı cinsten daha kalın mumlarla, bazan da üzerine kırmızı kurdela bağlayarak davet edilirlerdi. En itibarlı kişilere ise beyaz düğün mumları üzerine kırmızı kordela bağlandığı gibi, bazan da kıç tarafı yeşile boyanarak da gönderilirdi. Bu mumların gönderildiği kişiler düğünün şeref misafirleridir. En büyük itibarı onlar gördükleri gibi en kıymetli hediyelerin de onlar tarafından verilmesi adettir. Bu husus kendini bir deyimde hala yaşatır. Düğün harici zamanlarda bir yere kendiliğinden gelip de umduğu itibarı görmeyince şaka yollu şikâyette bulunanlara “Seni yeşil götlü mumula davet etmedim ya?” şeklinde cevap verilir.

Davetliler, düğünden birkaç gün önce yemeklik hediyelerini göndermeğe başlarlar. Bunlar zamana ve bölgeye göre değişebilir. Ama her zaman bol boldu, ilkbaharda patates, domates, salatalık, yeşil sebze. Yazda karpuz, buğday, makarna, un, sonbaharda kolakas, üzüm vs. olurdu. Varlıklı çobanların bir iki hayvan hediye ettikleri de vaktiydi. Düğün sahipleri de bol bol içki almak zorundaydılar. Çünkü köy düğünlerinin özelliklerinden biri de su gibi içki içilmesidir. Davetlilerin sayısına göre de iki üç fırın ekmek yoğrulur, yemek pişirmekte kullanılmak üzere de avluya bol miktarda odun yığdırdı.

Düğünden bir gün önce, ekseriyetle Cumartesi ikindin çalgıcılar gelir. Bunların davulcu, zurnacı ve kemaneciden kurulu birinci gurubu adamlar için kahvede çalar. Düplekçi, telci (zilli daire), ve kemaneciden kurulu ikinci gurup düğün evinde ve kadınlar için çalar. Kemaneci muhakkak amadır. Daha doğrusu kasıtlı olarak ama kemaneciler çağrılır. Ayni günün gün kavunumu davul zurna çalmağa başlar. Bu (mumla davetin dışında) köylüyü düğüne davettir. Bazan kahvede çalındığı gibi bazan da mahalleler dolaşılır. Gece kahvede kısa bir fasıla da olsa davul zurna çalar, köylü hoşça vakit geçirir. Pazar gün ikindiye kadar bir hareket olmaz. İkindin davul zurna gene kahvede çalmağa başlar. Gece geç vakte kadar devam eder. Adamlar kendi aralarında oynar, eğlenirler.

Gerçek düğün pazartesi kuşluk vaktinde başlar. Öğleye doğru köylü düğün evinde toplanır. Düğün genellikle kız evinde yapılır. Öğleyin halka yemek dağıtılır, içki sunulur. Bu yemek, çalgı da devam etmek üzere akşama kadar sürer. Fakat yemek verilmeğe başlanan andan itibaren artık işleri sağdıçlar yürütür. Her husus onlardan sorulur. En az düğün sahibi kadar söz sahibidirler. Kadınlar tarafında da yemek ve eğlence aynen sürdürülür.

Salı gün ayni şekilde yenir içilir. Hiç bir iş yapılmaz. Yalnız ikindi üzeri herse buğdayı temiz tekneler içine konur. Uzun kırmızı tülbentlerle örtülür ve davul zurna eşliğinde değirmene taşınır. Islatılıp değirmene dökülür ve hey heylerle …: öğütülür. Buğdayın sadece dış kabuğu çıkar ve ayni merasimle düğün evine götürülüp düğün yemekçisine teslim edilir. Ayni akşam herse kazanları ocağa vurulur.

Çarşamba günü düğünün en hareketli günüdür. Öğleden önce düğün hamamı yapılır. Kasabalardaki kadar tantanalı değildir. Düğün sahiplerinin maddi gücüne göre gösterişli olabildiği gibi, sadece “adet yerini bulsun” diye yapılanlar da olur. Kadınlar tarafı bu işlerle meşgulken düğün evinin avlusunda da güveyin traşı yapılır. Tıraş davul zurna eşliğinde olur. Ortada bir masa, üzerinde de berberin takımları ile bir kâse bulunur. Güvey “Gönlünden kopanı’ bu kaseye atıp, sandalyeye oturur. Tıraş başlar başlamaz güvey babası da gidip kâseye para atar, sonra isteyen berberi işleyebilir.

Öğle vakti yemek vaktidir. Bu günün en güzel yemeği ise herse (dövme)dır. Halk doyasıya ağırlanır. İçki su gibi akar. Yemek yerken çalgı da çalar. Çıkıp oynayanlar da eksik değildir. Öte yandan gelin hamamı bitmiş olur. Giydirilip kuşatılır. Tekrar süslenir. Bu iş ekseriyetle çalgıcı kadınlar tarafından yapılır. Köy kadınları gelini görmeğe gelirler.

İkindi üzeri yorgan kaplama zamanıdır. Davul zurna eşliğinde başlar. Yorganların kaplanmasına yaşlı başlı bir kadın nezaret eder. Her kadın biraz dikip bırakır. Kaplama devam ederken de halk yorganları işler. Bu paralar geline aittir. Kaplama işi devam edilirken yapılan diğer bir davranış ise küçük erkek çocukları, yeni evlilerin ilk çocuğu erkek olsun dileğiyle yorganların içine yuvarlamalarıdır.

Çarşamba akşamı da bir başka renkli olur. O akşam kına gecesidir. Kadınların bir kısmı da ayni gece kahveye gelir. Düğünler genellikle yaz sonu ile sonbaharda yapıldığı için dışarıda yapılır. Kahve önlerinde halka olup otururlar. Çalgı refakatinde oyunlar oynanır. Oyuna önce yaşlılar girişir. Bilhassa mandala ve sirto oyunlarına rağbet edilir. Sirto oynanırken etraf hareketlenir. Eğer zeybek bilenler varsa çıkıp oynar. Oldukça ağır ritimlidir. Hu yüzden herkes oynayamaz. Eğer zeybek oynayacak bulunmazsa meydanı gençler işgal eder ve sirtoyu devam ettirirler. Saat dokuza doğru kına tepsisi ve güvey sağdıçlar refakatinde kahveye getirilir. Bir an için etraf hareketten kesilir. Tepside yoğrulmuş kına vardır. Ortada beyaz bir düğün mumu (kırmızı kordeleli) etrafında da çok sayıda sarı mum yanar. Sağdıçlar güveyin sağ elinin parmağını kınalayıp, kırmızı bir mendile sararlardı. Kına yakılınca tepiyi herkes işler. Bu toplanan paralar güveye aittir. Bir müddet bekledikten sonra güveyin kınası sağdıçlarla gelin evine gönderilir. Kahvede oyun yeniden başlardı. Ayni saatlerde gelin evinde de gelinin kınası yakılırdı. Yalnız kına yakılınca gelin ortada olmak üzere etrafında yedi kişi denmeğe ve dönerken de oynamağa başlarlar. Ellerinde kırmızı tülle örtülü bir de desti vardır. Her bir dönüşte desti el değiştirir. Ve yedinci kişi aldığı zaman yedinci tur başlar. Bu tur tamamlanınca desti yere vurup kırılır. Kırılması uğurlu kabul edilir. Destinin kırılmasından sonra kadın çalgıcıların eşliğin de eğlenceler geç vakte kadar devam eder. Ama sabahlama adeti yoktur.

Kahvede ise güvey kınası gelin evine gönderildikten sonra oyun ve eğlence yeniden başlar ve geceyarısını da geçer. Gündüzün tıkabasa yiyen su gibi de içki için köylü dertlerden kurtulma vesilesi bulduğu için hiç acele etmez. Oyun fasılalarla dur Makalenin tamamını oku »