Doğuma Hazırlık ve Doğum

Köy kadınlarına göre “Gebelik, dokuz ay, dokuz gün, dokuz sahat” sürer. Bu süre normal gebelik süresidir. Eğer çocuk bu zamanda önce doğarsa yaşamaz. Yaşayabilmesi için gebelik süresinin “yedi ay, yedi gün, yedi sahat” olması gerekir diye kabul edilir. Bu şekilde doğanlara “yedi aylık” denir. Yedi aylıklar “tam” kabul edilmezler. Yasalarla belirlenmemiş paylaşımlarda olanlara “eşit pay” verilmez. Bazı durumlarda da onlarla alay edilirdi.

Hangi durum olursa olsun doğumu yaklaşan kadınlar ne yaparlardı, nasıl davranırlardı?

  • Son aya girince her gün yürüyüşe çıkarlardı.
  • Yorgunluk duymadıkça ayakta durmağa çalışırlardı.
  • Sık sık sıcak su banyosu yaparlardı.

Gebe kadının sancıları başlayınca hemen ebe çağırılır, ona yardımcı olmaya çalışılırdı. Bu, 1960’lı yıllara kadar öyle devam etti. Ebeler, diplomalı değil, pratikten yetişme idi. Deneyimleri yanında “gocagari ilacı” dedikleri, ilaçları ve merhemleri vardı. Doğum yapacak kadını bunlarla ovar, doğumdan sonra da bunlarla tedavi ederlerdi.

Doğum yaptırmaya çağrılan ebe, telkinlerle gebe kadının korkusunu dağıtır, nasıl nefes alıp vereceğini nasıl sıkılacağını anlatır, kadını doğuma psikolojik olarak hazırlarlardı. Kocalar doğum odasına alınmaz, dışarıda bekletilirdi. Ancak doğumun geciktiği durumlarda, koca, doğum yapacak karısının üstünden üç kez atlardı. Doğum gecikmesin diye ayrıca:

  • Oda içinde değnek yardımı ile dolaştırılırdı.
  • Karnı, zeytinyağı ile ovulurdu.
  • Sancılı kadının arkasından geçip koltuk altlarından tutulur, hafifçe silkelenirdi.
  • Sancılı kadının haberi olmadan (ürkütmek gayesi ile) yakın bir yerlerden havaya ateş edilirdi.
  • Sancılı kadının eteğinden büyükbaş hayvanlara saman yedirilirdi.

Doğan çocuk, ebe tarafından iki ayağından tutulup ters çevrilir, kıçına da bir şaplak atılırdı. Bundan amaç ağzına kaçmış suyu kusmasıdır. Hemen ardından, hazırlanan tuzlu su ile iyice yıkanır. Tuzlu su ile yıkama, derinin sertleşmesi ve kokmaması içindir. Onun için dilimizde “tuzlayayım da kokmayasın” sözü yer etmiştir.

Çocuğu tuzlu suda yıkayıp kuruladıktan sonra ebe, sağ elinin işaret parmağı ile, çocuğun dilinin altını üç kez sıyırır. Bundan maksat da dilin “bitik” kalmasını önlemektir. Dil bitik kalırsa çocuk kekeme olur, diye kabul edilir. Dili sıyırma işi bittikten sonra, eğer saklanabilmişse nar sıkılıp suyu çocuğun ağzına damlatılır. Yok nar bulunamazsa şekerli su yapılıp çocuğa verilir.

Ağzına nar suyu damlatılan çocuğun “bülbül kesildiği” yani süratli ve güzel konuştuğu kabul edilirdi.

Sıra, çocuğun göbeğini kesmeğe gelirdi. Önce göbek kordonu kendi çevresinde kıvrılıp mümkün olduğunca derine düğümlenirdi. Sonra da mumlanmış sağlam bir iplikle bağlanır ve makasla kesilirdi. Kesildikten sonra açıkta kalan ucu mumla yakılırdı.

Göbek kesme işi tamamlanınca, önceden hazırlanmış beyaz bir bez alınır ve ortası mum ateşinde yakılıp çocuğun başını sığacak bir delik açılırdı. Çocuğa pek çok giysi hazırlanmıştır. Ama onun ilk giysisi bu dikişsiz kumaştır. (Son giysisi de aynidir) Bazı bölgelerde, bu ilk giysiye “duz göğneği” adı verilir. Duz göğneğinden sonra çocuk kundaklanıp sarılır. Başına da şapkası giydirilip bağlanır.

Sıra çocuğa isim vermeğe gelmiştir. Ezan okunurken isim verilmezdi. Ezan okuma bittikten sonra isim verilirdi. Veya isim verilecek zaman denk gelmeyecek şekilde ayarlanırdı.

Ebe, çocuğa uygun bir isim düşünür, bu adı çocuğun kılağına fısıldar. Buna “göbek adı” denir. Sonra anasına dönüp,

–  Adını ben verdim, ömrünü Allah versin, der. Annesine ismi söyler. Aile uygun görürse, bu adı;

uygun görmezse kendi isteği adı yedi gün içinde muhtara kaydettirirdi. Ad verme işi tamamlandıktan sonra babası çağrılır, çocuk babasının kucağına verilirdi. Baba, ebeyi işler, yani ebeye para veya hediye verirdi.

Baba, ebeyi işledikten sonra, çocuğu götürüp anasının sol tarafına yatırırdı. Çocuğun ilk sütü, annesinin sol memesinden emmesine önem verilirdi. Böyle yapılınca, çocuk anne sevgisini daha çok hisseder, diye kabul edilirdi.

Bu ilk süte ağız denir. Ağız, çocuk için can suyudur. İnanışa göre bir bebeğe eh yararlı besin, onu hastalıklardan koruyacak en tesirli ilaç ağızdır. Yani annesinin ilk sütüdür. Bu sebeple çocuk kırklanana kadar (ağzını ilk açtıkları dışında) ona, ana sütünden başka bir şey verilmez. Anne, meme ucunu çocuğun ağzına koyar, çocuğun duraklaması halinde “mbuu, mbuu” diye bir ses çıkararak bebeği emmeğe teşvik eder. Çocuk kısa zamanda anne memesinden beslenmeği öğrenir. Buna “emzirme” denir.

Köy kadınları çocuklarını iki yaşına kadar emzirirlerdi. Çocuklarını emzirdikleri müddetçe tekrar gebe kalmayacaklarına inanırlardı. Emzirirken çocukların hastalıklara karşı dayanıklı, akıllı ve ağırbaşlı oldukları kabul edilirdi. Yeterince ana sütü emmemiş veya emme fırsatı bulamamış bebeklere “çekirdeksiz” denirdi.

Seyrek de olsa bazı annelerin sütü vaktinde gelmezdi. Veya gelen süt az olur, çocuğa yetmezdi. O zaman

  • Sütü çoğalsın diye anneye bolca tatlı yedirilirdi.
  • Sütü artsın diye anneye -fazla olmamak kaydıyla- soğan yedirilirdi.
  • Sebep süt bezleri (süt kanalları) diye düşünülürse, çocuğun devamlı emmesi ile sütün çoğalmasına çalışılırdı.

Sütü yine de gelmeyen anneler, çocuklarını, ayni dönemde çocuklu (sütlü) annelere emzirtirlerdi. Eğer bu annelerin sütü gerekli zaman içinde gelmezse, bu emzirme işi altı ay devam ederdi. Bu suretle kendi anasında süt olmayan çocuk bu nimetten istifade ettirilirdi.

1960’tan sonra çocuk mamaları ve pastörize süt kullanılmaya başlandı. Günümüzde ise memeleri bozulmasın diye kendi çocuklarını bile emzirmekten kaçınıyorlar.  Böylece günümüz çocukları doğal bir nimetten mahrum bırakılıyorlar.

Emzirdiği çocuk o kadının “südevladı” olurdu. Kadın da çocuğun “südanası” olurdu. Kadının çocukları ile bu çocuk “sütgardaş” kabul edilirdi. Miras dışında, bu insanlar hep kardeş muamelesi görür, uygulamalar ona göre yapılırdı. Süt kardeşler evlenemezlerdi.

Evde doğum yapan kadınlar, üç günlük bir loğusalık dönemi yaşarlar. Bu dönem içinde, anayı ve bebeği korumak için şu uygulamalar yapılırdı.

  • Çocuk, kırmızı bir tülbentle örtülür. Tülbentin ucuna bir altın bağlanır.
  • Kadının yanına, tarak ve makas konur. Makas loğusayı albasmasını, altın ise çocuğun sarılık olmasını önler,diye kabul edilir.

Oğuz M. Yorgancıoğlu “Kıbrıs Türk Folkloru” (2000) Kitabı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir